27 Mart 2008

Islak Kağıdın Akan Satırları


Sıcak bir bahar günü.Montlar dolaplara tıkılmış,desenli rengarenk t-shirtler üstündeydi herkesin.Doğayla yarışılıyordu adeta renkler konusunda.Ruhum bu değişime direnemiyor elbette,o da uyum sağlıyordu doğaya.Gardırobumu karıştırdıktan sonra nihayetinde o çok sevdiğim papatyalı t-shirtümü buldum ve üstüme geçirdiğim gibi dışarılara vurdum kendimi.’Bahar geldi yenilen bakalım ruhum gönlünce ,siyahlara bürünmüş dekorunu değiştir bakalım yavaştan diye fısıldıyordum kendimi ayaklarımın akışına bırakırken.

Bir yerlere gidiyordum ama nerde olduğumun bilincinde değildim pek.Kuşların cıvıltılarıyla,dükkanlardan yükselen yazın hit olmaya aday şarkıları eşliğinde gidiyordum oraya buraya.Yenilenmiş vitrinlere bakıyor sanki hepsi benimmişçesine seviniyordum.Diyorum ya o gün güzeldi her şeye rağmen.Gelirlerdi arada bana bu esintiler.Geldikleri gibi de giderlerdi ama olsundu.’Bugün bahar neşe doluyor insan’ sloganıyla baya dolaşmış ve yorgun düşmemiştim.(Nooldu?Tersini bekliyordun dimi:))Eve dönüş yolunda,alnımın ortasına şap diye düşen yağmur damlasını da görünce asıl macera şimdi başlıyor dedim yağmurun özgürlük kokan mis gibi havasını içime çekerek.Oh,ne güzel daha da yağsın da ıslanayım inşallah diye kendi kendime eğleniyordum(Çocukluk modu-yağmur yağcak da su birikintisinin üstüne hödö hödö diye atlayıp sevinecekti ablasıJ)Yağmur hızlandıkça ben adımlarımı yavaşlatıyordum ve kafamdan süzülen damlacıkların tadını çıkarıyordum.Bir ara gözlerim etrafımdaki kaçışan insanlara takıldı.Pis pis güldüm hepsine.’Heeey gidi insanoğlu heey’ dedim.’O kadar üstünlük kurmaya çalış bu doğaya sonra onun bir damlasından kaçacak delik ara dur kendine.Kaçın bakalım kaçıınnn..’ Böyle söylene söylene giderken bizim fırının önündeki kalabalık bir grup dikkatimi çekti.Daha net görebilmek için her tarafından su süzülen kahkulümü kaldırdım.Görünen oydu ki fırıncımız taş fırın ekmeklerini taze taze çıkarıp görücüye sunmuştu yine.Ekmeğin kokusunu almış insanlar, ciğer kokusu almış kediler gibi mırıldanıyorlardı fırının önünde .Her biri ellerinde poşetler nimetten pay almaya çalışıyordu.Teyzenin biri doldurmuştu poşetini bir sürü ekmekle.Yanındaki torunu olsa gerek ‘bana da bana da’ diye yapışıyordu kadının eteğine.Kalabalığı gören, sokaktan geçenler de aralara dalıyordu ellerinde poşetlerle.Onların bu hevesi, bu iştahı benim de şu mübarek fırından sıcacık bir simit alasımı getirdi.Dükkanın önünde kalabalıktan uzak bir köşe buldum kendime.Simit için gerekli bozuk parayı çantamın derinliklerinde aramaya koyuldum.(ne zaman gerekse zor bulunuyor şu meretler)Son bozuk param olan 50 kuruşun izindeydim şimdi.Kurcala kurcala elbet bulacaktım sonunda çok pis hırs yapmıştım.Bir elim çantanın derinliklerinde,gözlerimse hala eksilmeyen kalabalıktaydı.Tam o sırada yaşlı bir çift yaklaştı dükkana doğru.Tonton bir amca elinde tespihini çevirirken dolaşmaktan yorgun düşmüş gibi gözüken teyzeye dönerek:

‘Ya hanım dur biz de alalım şu taze ekmeklerden.Gözüm çok çekti.’ dedi.Bu diyaloga şahit olan ben,uzun uğraşlar sonucu paramı bulmuş ve simidime kavuşmuştum.Son noktayı elindeki bordo tezbihini hala sallamakta olan ton ton amca koymuştu.’Gözün çekti mi bir şeyi alacaktın:):)’

24 Mart 2008

kısa bir not

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna..
CAN YÜCEL

18 Mart 2008

tozlu raflardayım yine..


Kütüphanedeyim bugün yine.Üç saatlik ders aralığında yapacak başka bir şey olmadığı için kütüphaneye-yuvama-geri dönüyorum.Her kütüphaneye gidişimde içimi tanımsız bir mutluluk kaplıyor bir anda.Tozlu raflar arasında gezinirken sanki yılların aşınmış sayfalarını arşınlıyorum sükutla.Bakınıyorum raflara , gözüm takılıyor asker nizamlı kitap ordusuna.İlk önce gördüğümü almaya yelteniyor elim ama aynı anda öbürü hoş geliyor gözüme,seçemiyorum kitapların arasından.Birbirlerine nasıl üstünlük sağlayabilir ki bu hazine kutusu,altını mı seçersin elması mı? Çaresizce dolanmaya devam ediyorum rafların etrafında.Kapaklarını inceliyorum yeni baskılı olanların..Görüyorum ki renkli renkli cıvıl cıvıl olanlar insanda okuma hevesi doğuruyor.Tam elimde pembe kapaklı,kabartma yazılı yeni bir baskıyı incelerken sarı sayfalı solgun çehreli kitapların hüzünlü duruşları dokunuyor yüreğime.Pembe kapaklıyı bir elime solgun kapaklıyı öteki elime alıyorum.Hadi seç bakalım seçebilirsen diyorum kendi kendime.Yine gösteriyor kendini bendeki kararsızlık halleri.Siyahı mı beyazı mı istersin diye sorduklarınki kararsızlık gibi.Neden ikisini de seçmek istiyorum dediğimde tuhaf bakan gözler şimdi yine aynı bakışlarla üstümde.Kitapların ikisini de almak istiyordum ya öyleyse alacaktım şüphesiz.Ne siyahtan ne beyazdan, ne eskiden ne yeniden cayacaktım.Hayattaki bütün üçüncü şıklar benimdi artık..

16 Mart 2008


yakaladığım bir kare..

gone with the wind..



Scarlett: I only know that I love you.
Rhett Butler: That's your misfortune.

Scarlett: Rhett... if you go, where shall I go, what shall I do?
Rhett Butler: Frankly, my dear, I don't give a damn.

13 Mart 2008

Görünmez ayak izleri...


Saat 07.15 te çalıyordu telefonun alarmı yine her sabahki arsızlıkla.Tam öfkelencektim, kalkmıştım ayağa cihazın bıcır bıcır eden sesini kapatmak için sonra baktım ki o beni çoktan alt etmiş,amacına ulaşmış ve ayaklandırmayı başarmıştı beni sabahın köründe.Sövüp savamıyordum ama her zamanki gibi ona.Hatta belki de minnet duydum hayatımda ilk defa.Gördüğüm rüyadan fiilen uyandırmıştı beni -Belki sizin de başınıza gelmişti böyle rüyalar.Rüyalar diyorum hani etkisinden de kendisinden de kurtulamadığımız tarzda olanlardan.İşte o sabahki de böyle bir şeydi- Kafam rüyaya takılı sarhoş misali banyonun yolunu tutuyordum uyuşmuş suratıma iki avuç su çarpıp gerçek dünyaya kepenglerini kaldırsın diye.Ama o sabah iki avuç ayaz yemiş buz gibi su bile o kudreti gösteremedi üstümde.Nedeni açıktı elbet.Gerçek dozu ağır kaçmış olan rüyam!O rüya belki bir ilk belki bir sondu benim için.Yo,hayır ilk değildi bu, bundan emindim ama son olsa çok iyi olacaktı dedi dalgın gözlerim.Sonra yine o vurdumduymaz tarafım gösterdi kendini ayna karşısında bostan korkuluğuna dönmüş saçlarıma şekil vermeye çalışırken ‘amaaan sen de amma büyüttün, okula falan gidip insan arasına karışınca rüya falan hayal olur gider,geçer.Aldırma!’

Ayna karşısında bu düşüncelerle oyalarken kendimi saatin akan zamanla iş birliği yapıp aleyhime işlediğinin farkına vardım.Derse geç kalmıştım sonunda,başarmışlardı.Kitapları odamın çeşitli yerlerinden toparladıktan sonra çantaya tıkıp çarptım evin kapısını.Hızlı hızlı yürürken kafamda geç kalınmış ders ve neşeli bahar sabahında coşmaya vesile bir şarkı vardı.Alakasız iki dünyevi olayı yine ben birleştirmeyi becermiştim diye geçiriyordum içimden tramvaya binerken.Hatta abartıp gülümsedim kendi kendime.

Her şey iyi güzel hoş ilerliyor(gibi) gözüküyordu son durağa gelinceye kadar.Kafama dank etti bir şey sonradan.O rüya! Yine sızmıştı mutluluğumun derinliklerine bir zehir gibi.Aferin ona becermişti aklıma girmeyi bir şekilde.Şimdi bütün huzurum,geç kaldığım ders, neşeyle çalan bahar şarkısı rüya olmuştu.Her kare tekrar tekrar gözlerimin önünde.Acı verdiğini bile bile dur diyen olmadı.Hayır dedim, olamamalı bitti her şey kapandı o defterler.Ama nafile..Kalbimi güç bela inandırmışken bu hikayeye aklım fire veriyordu şimdi.Bilinç altı şeyler, uyansan da süren rüyalar hiç bitmezcesine dolanıyordu zihnimde.

Ürkütüyordu beni bu düşünceler.Aklım rüyada, kalbim olacakları önceden kestirmişçesine sükutta ilerliyordum okul yolunda.Tam o sırada bir elin varlığını hissettim omzumda.Usulca yaklaşıp bir şeyler fısıldadı kulağıma.Arkamı dönüp baktığımda kimseler yoktu görünürde.O kim her kimse çoktan çekip gitmişti geriye fısıldadığı sözleri bırakarak:
‘Aklını rüyalarından kalbin uyandıracak bir gün’