7 Nisan 2008

Çocukluk..


Okuldan çıkmış, moral bozukluğu yüklenmiş, kendi kendime söylendiğim, ona buna saydığım,ne adaletsiz dünya leam dediğim, kimsenin selamını almaya vermeye halimin olmadığı, trip trip gezindiğim günlerden biri.Gözlerimi uzakta sabit bir noktaya dikmiş, hızlı adımlarla yürüyordum bütün hıncımı boylu boyunca uzanmış yollardan çıkarırcasına.O an etraftaki herkes pek bir sevimsiz pek bir riyakar geldi gözüme.Umursamıyor gibi tavır takınıyordum sanki birileri beni umursuyormuşçasına.Bu düşüncelerle huysuz amcalar gibi söylene söylene giderken ana caddeye vardığımı fark ettim.İnsanların yeşil ışığın yanmasını beklediklerini gördüm , ben de eklendim titizlikle oluşturdukları nizama.O sırada gözüm, annesinin elini sıkıca tutmuş olan, kumral saçlı, iri gözleriyle etrafında olup bitenlere anlam vermeye çalışan küçük kıza takıldı.Beklediğim yeşil ışık ,caddeler,arabalar, gürültü yok olmuştu bir anda.Gözüm kızda takılı, dalmış gitmiştim uzaklara.Kızın gözlerindeki o masumluk, dünyaya mana yüklemeye çalışan bakışları çok etkilemişti beni.Biraz önce çatık kaşlarla etrafını süzen ben, o an değişmiştim sanki.O adını bilmediğim, rüzgarın kahkullerini savurduğu küçük kız beni çocukluğuma döndürmüştü.O zamanlar ne güzel zamanlardı.

Çocukluğum..Annemlere göre beş on sene öncesi bana göre hiç bitmeyen zaman dilimi.Hayatta hiçbir kaygım yoktu o zamanlar.Çevremde çok insan yoktu.İlk annemi babamı ve mahalleden birkaç yaşıt arkadaşı tanımıştım.Sorumluluk duygusu öğretmenimizin verdiği bir sayfalık el yazısından öteye gitmiyordu.Her gün daha manalı daha coşkulu geçiyordu.Kırgınlıklar küslükler bir dahaki oyuna kadar sürüyordu.O zamanlar sek sek oynarken düşmek acıtırdı en çok canımı.Yaralar kabuk bağlayınca devam ederdim kaldığım yerden.En çok o zamanlar yakındım doğaya.Evimizin önündeki yaşlı incir ağacıydı en büyük dostum.Elimde bir avuç ay çekirdeğiyle tırmanır , her akşam, güneşin batışını onunla izlerdim.O zamanlar mahallede arkadaşlarımla oynarken öğrendiğim yeni şarkıları söylerdim, kuşların yuvalarına çekilişini izlerken.Kırmızı yanaklı sütçü teyze vardı birde.Her sabah onun sesiyle fırlardım yatağımdan.Ne zaman görse yanaklarımı sıkar, kuzularını anlatırdı bana.Korkardım o zamanlar kuzuları okşamaya ama bana ürkme derdi o.Elimden tutarak götürürdü kuzunun yanına birlikte okşardık ‘mecikleri’(kuzu).İlk güven duygusunu o öğretmişti bana
Arabalar şimdiki kadar çok değildi, insan ırkına üstün gelmiyordu.Yollar hep boştu.Yolun ortasında özgürce koştuğum, bisiklet sürdüğüm, ip atladığım zamanların sonuymuş, fark edemedim.
O ciddi hayat rolleri, arkadaşlarla hasır üstüne kurduğumuz evcilik oyunundan öteye gitmiyordu. Birimiz illaki doktor ya da illaki öğretmen oluyorduk. İşte en çok o zamanlar kavga ediyor, birbirimizin rollerini kıskanıyorduk.Gerçek dünyaya bir adım daha yaklaşıyorduk bilmeden, anlamadan.

Parklar şimdiki gibi işlevini yitirmiş değildi. Hafta sonu bütün mahalle toplanır, en güzel pasta börekler yapılır ve büyük küçük herkes parkta karşılardı birbirini.Parkta yan yana duran masalar ,komşuluk geleneğini yine sürdürür ve birbirlerine yaptıkları sıcacık pastalardan ikram ederlerdi.Anne babalar güler konuşurken, biz de arkadaşlarla birlikte olmanın tadını çıkarırdık.Susadık bahanesiyle masalara döner,yapılan böreklerden bir dilim alıp koşardık.

Çocukluk..bitti gibi.Geriye sadece aklıda kalan birkaç kare, belki birkaç fotoğraf.Çocukluğumla birlikte o zamanki dünya da eskidi.Şimdi herkes hırsları pahasına birbirini ezmekte.Oyun arkadaşları bile artık paylaşmıyorlar aynı dilimi, biri alıp kaçıyor arkasına bakmaksızın.Benim avuç kadar da olsa güzel bir dünya gördü gözlerim.Peki ya bizden sonrakiler?Asıl onlara yazık…
...............................................................
gökyüzüne merdiven
kursam çıksam yeniden
bulutlarla oynasam
güneşe dokunmadan
yağmur olsam toprağa düşsem
çocuk olsam yeniden...

Hiç yorum yok: